OTCOS festivalinden sonra kendimi öldürdüğümü söylemiştim. Elbette ki gerçekten öldürmedim canım. Manyak mıyım ben? Sadece hayatımı değiştirdiğimi anlatmaya çalıştım. Lafın gelişi yani. Eski müzisyenlik günlerime son verdim. Ve de daha önemlisi adımı değiştirdim. Mahkemeler falan biraz uğraştım tabii. Ama iyi oldu valla. Yeni adımı da sizlere söylemeyeceğim elbette. Artık bilmenizi istemiyorum çünkü. Bu kararı aldıktan beri “sıradan” bir hayatım var. Ve bir şey diyeyim mi? Mutluyum. Hem de gerçekten mutluyum. Sadece sevdiklerim tanıyor beni. E böyle olunca ben de sadece sevdiklerimi tanıyorum. Sevmediklerim çöpe. Ne iş yaptığımı da söylemeyeceğim sizlere. Bileceksiniz de ne olacak? En önemli şey bilgi değil mi artık? Eh bu da bilgi sayılır. Verin parayı ne iş yaptığımı söyleyeyim.
Yalnız gitmeden son bir iki laf etmem lazım. Nasıl olsa iyi bir insanım ben.
Önünüzde uzun, hem de tahmininizden daha uzun bir hayat olacak. Bu uzunluğa tahammül etmek bir sanattır. Hayat kalitenizi yüksek tutmalısınız yoksa rezalet. Ölmek bile isteyebilirsiniz. Sigaradan, içkiden, uyuşturucudan uzak durun. Bol bol spor yapın. Koşun, yüzün, vücudunuz hareket etsin. Öyle tembel tembel oturmayın. Televizyondan uzak durun. Seks iyi bir şey. Bol bol yapın ama tek eşiniz olsun. Saçmalamayın. Bol bol okuyun. Beyniniz de bir nev’i kas gibidir. Çalıştıkça formda olur. İşte böyle. Söylediklerimi yaparsanız benim gibi yüz yirmi yaşınızı rahat rahat devirirsiniz.
Kervan?
Katıldım bile.
Hoşçakalın.
Faruk’un evi, zamanında Şimal Hanım’ın Tarabya’da büro olarak kullandığı büyükçe binaydı. Faruk burayı hep çok beğenmişti. Oldukça büyük bir bahçe içindeki üç katlı bu büyük evin boşaltıldığını duyduğunda apar topar burayı satın almıştı. Şimal Hanım zamanında içi neredeyse tamamen boş olan bu koskoca malikane, Faruk’un yerleşmesiyle birlikte dolup yaşamaya başlamıştı. Bir kaç tane odasını yakın kız arkadaşlarına tahsis etmişti. Kızlar istedikleri zaman gelirler, kendi arkadaşlarını da rahat rahat davet edebilirlerdi. Faruk bu sosyal ortamdan gayet memnundu. Sadece malikanenin en üst katını kendisine ayırmış ve buraya izinsiz girilmesine izin vermiyordu. Giriş katı ve ikinci kat Faruk’un yakın çevresi için özel bir klüp işlevi görüyordu. Faruk taşındıktan sonra bahçenin bir köşesine kendi yatak odasının balkonundan görülebilen bir yüzme havuzu yaptırmıştı. Kızlar kendi arkadaşlarını çağırıp havuzun çevresinde eğlenirken, Faruk zaman zaman uzaktan onları seyretmekten keyif alıyordu. Bu malikanede eğlence için hemen her şey vardı. Bilardo masasından, dev ekranlı bilgisayar oyunlarına, zaman zaman bir dans klübü ya da sinema salonu olarak kullanılan büyükçe bir odadan, inşaatı yeni tamamlanmış bir toprak tenis kortuna kadar burası evden çok özel bir klübe benziyordu. Faruk’un arkadaşı olmak keyifliydi. Zaten buranın tadını da çoğu zaman evde olmayan Faruk yerine arkadaşları çıkarırlardı. Faruk’un tek kuralı her kim geliyorsa yiyeceğini, içeceğini getirmesiydi. “Bir de sizi besleyecek halim yok” diyordu.
Halit, Cumartesi gecesi için bir catering firmasına görev vermişti. Sabahtan başlayan hazırlık çalışmaları sonunda akşama doğru tamamlanmıştı. Bahçenin her tarafına beyaz örtüleriyle birçok masa, evin önüne de büyükçe bir platformda konuşmalar için bir ses sistemi ve görsel sunum için kullanılacak dev bir perde yerleştirilmişti. Saat 17:00′ı bir kaç dakika geçerken “Serap… Hayalkırıklığı” bir kamyonetle getirilip havuzun yakınlarına yerleştirildi. Beklenti bir çok gazetecinin etkinliğe gelenlerin fotoğrafını çekecekleri yönünde olduğu için bahçenin giriş kapısının önünde üstü kırmızı kadifeyle kaplı zincirlerle alanlar belirlendi. Ve son olarak da giriş kapısına uzunca kırmızı bir halı serildi.
Yolun hemen karşısındaki korulukta bir önceki geceden beri bir kaç tane çadır vardı. Sabahtan itibaren bu çadırların sayısı artmaya başladı. Koruluk, zamanında OTCOS karşıtlarının eylemlerine benzer bir görüntü almıştı. Bu sefer burada toplananlar kendilerine “Yağmuru Bekleyenler” diyorlardı. Deniz’in hikayeleri onlar için çok önemliydi. KDGR’nin içindeki reklamlardan hepsi nefret ediyor ancak derginin bedava dağıtılabilmesinin tek yolunun da bu olduğu gerçeğiyle (veya inancıyla) buna katlanıyorlardı. Önemli olan Deniz’in hikayeleri ve dergide gidilebilecek ucuz, beleş veya keyifli yerlerin tanıtımıydı. Kapitalizm sadece ve sadece bir mecburiyetten dolayı oradaydı. Kapitalizm (yani derginin içindeki reklamlar), “sözün yayılması” için derginin bedava dağıtılabilmesini mümkün kılıyordu. Yağmuru Bekleyenler için dergi, “kapitalizmi sömürüyordu”. Dergiye reklam verenler aynı fikirde değillerdi elbette.
Akşama doğru muhabirler gelmeye başladılar. Tanıtımın başlamasına daha vardı. Onlar da Yağmuru Bekleyenler’in arasında ilginç bir şeyler olup olmadığına bakıyorlardı. Hipi kıyafetleriyle fotoğrafçılara memelerini göstermeye hevesli, çakır keyif bir kız da asık suratlı erkek arkadaşı tarafından sürekli engelleniyordu. Muhabirler açısından yolun karşısındaki bu kalabalığın içinde fotoğraf çekmeye değer tek şey ancak bir çift meme olabilirdi gerçekten. Onu da göremediklerine göre kendi aralarındaki dedikodulara dönmeleri ve akşam gelecek olan “önemlileri” beklemeleri uygundu.
İlk gelenler Faruk’un arkadaşları, onların arkadaşları ve arkadaşlarının arkadaşlarıydı. Akıllarınca ve ellerinden geldiğince günün anlam ve ehemmiyetine uygun giyinmeye çalışmışlar ama arada bir iki kızcağız biraz abartmıştı. Aralarındaki erkekler ise video kliplerden çıkmışa benziyorlardı. Kırmızı halıdan bahçeye doğru yürürken eğer bir muhabir “memeleri görelim” dese mutlaka aralarından biri çekinmeden bunları fora ederdi. Ama neyse ki muhabirlerde böyle bir istek, cüret veya ihtiyaç görülmedi. Zaten gelenleri de tanımadıkları için o kadar fazla flaş da çakmadı. Yine de Faruk’un sosyal avanesi kendilerini Bollywood film yıldızları gibi hissetmişler, pek bir keyiflenmişlerdi.
Çok geçmeden kapının önünde uzunca siyah bir Mercedes durdu. Muhabirler artık “birisinin” geldiğine emindiler. Daha kapı açılmadan flaşlar boşu boşuna çakmaya başladı. Arabadan klasik güneş gözlüğü, papyon kravatı ve afilli siyah takım elbisesiyle Aslan Kaplan indiğinde muhabirlerin bir kısmı çok heyecanlandı. Bir kısmından ise hoşnutsuzluk sesi yükseldi. Çakan flaşların altında arabadan ikinci olarak inen, sıradan kot pantalonu, beyaz tişörtü, upuzun saçlarıyla Sibel’di. Dikilip çevresine küçümseyen bir şekilde bakmaya başladı. Vücuduna yapışık tişörtünün altında iç çamaşırının olmaması hemen dikkat çekiyordu. Profesyonel ve çok dikkatli muhabirler elbette ki beyaz üstündeki hafif kahverengi bu önemli iki detayı kaçırmadılar. Hatta bazıları binlerce liralık zoom objektiflerini hemen hedefe yönlendirdiler. Aslan Kaplan’ın ikizlerle gelmiş olması da bomba haberdi. Yolun karşısında kümelenmiş Yağmuru Bekleyenler’in arasından protesto mahiyetinde Birkaç tane cılız “yuh” sesi duyuldu. Magazin figürlerini Deniz’in yakınında istemezlerdi. Herkes arabadan, ikinci Sibel’in her zaman olduğu gibi tıpatıp aynı kıyafetlerle inmesini bekliyordu. Arabanın kapısında oldukça yüksek topuklu bir ayakkabı giymiş upuzun bir bacak göründü. Sonra da Su, yavaş bir şekilde dışarıya süzüldü. Muhabirler şok olmuşlardı.
Su, üstünde sadece göğüslerini ve kalçalarını bir zahmet kapatan beyaz, çok sade bir kıyafetle ve boyunda da pırılpırıl parlayan büyükçe bir kolyeyle karşılarında duruyordu. Bu Sibel’in ikizi değildi. Sibel’den çok daha uzun boylu, üstelik de maviyle, yeşil karışık, turkuazımsı bir ışıkla boyanmış, parıl parıl parlayan bir vücuda sahip bir afetti. Uzun saçları bu rüzgarsız havada nazlı nazlı uçuşuyor gibiydi. Kıpkırmızı dudakları, oldukça koyu renkle boyanmış gözleri, sürmeleriyle Su herkesin aklını başından almıştı. Yolun karşısında bekleşen Yağmuru Bekleyenler arasında “Başak Bakiresi değil mi bu?” diye sesler yükselmeye başlamış, muhabirler birbirlerini eziyorlardı. Aslan Kaplan’ın da suratında tuhaf, şaşkın bir ifade vardı. Su, bütün ilginin üstünde olmasının hakkını vererek yavaş yavaş kırmızı halıda yürüdü. Muhabirlerin karşısında durup, onlara hitaben “Benim adım Su” dedi. “Su, Su…” fısıltıları gürültünün içinde yayılırken Su bahçeye adım attı. Normalde Sibel’e “bu kıyafetle giremezsiniz” demesi gereken görevliler panik halde yolu açıp, bu üçlüye oturacakları yeri gösterme yarışına girdiler. Aslan Kaplan, karanlık güneş gözlüğünün altında şaşkın ve rahatsızdı. Ortada anlayamadığı bir şeyler dönüyordu. Bu kendine “Su” diyen kişiyi anlayamamış, ikiz Sibel’i sormaya da cesaret edememişti. Su, ona bile bir kaç numara büyük gelmişti. Sibel, gözleriyle etrafta neye benzediğini bilmediği Halit’i aramaya başladı. Öbür taraftan Serap da Su’ya “Deniz hala gelmemiş” diyordu.
İlerleyen dakikalarda davetliler sırayla geldiler ve bahçe ana baba gününe döndü. Gelenler masalara kurulup hemen atıştırmaya başlıyorlardı. Herkes Deniz ve Halit’i bekliyordu. Oysa Halit elbette ki saat 21:00′da çoktan gelmiş ama arka kapıdan girerek yukarıya Faruk’un yanına çıkmıştı. Beraberce balkondan aşağıdaki manzarayı seyrediyorlar ve kalabalığın arasında masmavi parlayan Su’nun kim olabileceğini anlamaya çalışıyorlardı. Faruk, Su’nun yanında oturan Sibel’i görünce gülümseyip “vay, Sibel Hanım, siz de mi geldiniz?” diye gülümsedi. Halit Sibel’i tanımıyordu ve kim olduğunu sormaya gerek duymadı.
Deniz, herkesi şaşırtarak yarım saat gecikmeyle kapının önüne geldi. Ve yine herkesi şaşırtan dekolte, kıpkırmızı kıyafeti, yapılı saçları ve abartılı makyajıyla fotoğraf makinelerinin önünde gülümseyerek dikildi. Bu kimsenin tanımadığı bir Deniz’di. Normalde fotoğraf vermemek için bin türlü oyun çeviren Deniz şimdi karşılarında poz veriyordu. Hele ki Yağmuru Bekleyenler’in hayalindeki Deniz asla bu değildi. Kimse bunun gerçek Deniz olduğuna inanmak istemiyordu. Deniz yeteri kadar fotoğraf verdiğine inandıktan sonra bahçeye doğru yürüdü ve içeri girer girmez önüne gelen herkesin elini sıkıp, hal hatır sormaya başladı. Keyfi çok yerinde görünüyor ve kahkahalar atıyordu. Bir kenarda sessiz sakin durmakta olan “Serap… Hayalkırıklığı”nı görmek hoşuna gitmişti. Halit balkondan Deniz’in gelişini gördü ama önce emin olamadı. Faruk da şaşırmıştı. “Deniz kendine gelmiş” diye sırıttı.
Davetliler çoktan yemeklerine başlamışlardı. Hafif bir müzik eşliğinde devam eden yemek sırasında Deniz bir o masaya bir bu masaya giderek insanları şaşırtmaya devam etti. Herkes Deniz’deki bu köklü değişimin sebebini merak ediyor ve sonuçta da bu derginin özel sayısının Deniz’i çok mutlu etmiş olduğunda karar kılıyorlardı. Bu sayı belli ki çok iyiydi, çok özeldi. Deniz, Sibel’lerin masasına geldiğinde gülümsedi ve “güzel bir sürpriz, hoşgeldin” diyerek elini Sibel’e uzattı. Yanında oturan Su’ya baktıktan sonra da “bu ilginç arkadaşımız da kim?” diye sordu.
“Benim adım Su.”
“Ne güzel. Benimki de Deniz.”
Sibel’e dönüp “seni gördüğüme sevindim” dedikten sonra Deniz masadan ayrılıp başka bir masaya geçti. Faruk ve Halit de sonunda aşağı inip Deniz’in yanına geldiler ve insanlarla sıcak sohbetlere giriştiler. Bir ara Deniz Halit’e “konuşmamız lazım” dedi ve beraberce ortadan kaybolduktan bir on dakika sonra yeniden sosyalleşmeye devam ettiler. Saat kesin olarak 22:00′da Halit herkesin görebileceği bir yere yerleştirilmiş olan platforma çıkıp mikrofonun önüne geçtiğinde bir el hareketiyle “Serap… Hayalkırılığı”nın önünde duran hologram gösteri de başladı ve artık Sibel de Halit’i biliyordu. Herkes bu görüntülere bakarken Halit hoşgeldiniz dedi ve günün anlam ve ehemmiyetini belirten kısa, beylik bir konuşmaya girişti. KDGR ve Deniz’in özel sayısını övdü, gelecekten bahsetti. Saatçiler Klübü’nün İstanbul’a yaptığı katkılardan dem vurdu. Mükemmel bir dünyanın hayalini kurduğunu, bunu hep beraber gerçekleştireceklerini söyledi. Bol bol alkış topladıktan sonra sahneye Deniz’i çağırdı. Deniz bir elinde bir kağıt ve diğer elinde de içinde silah olan küçük siyah çantasıyla herkese gülücükler dağıtarak sahneye doğru yürümeye başladı. Yürürken elbesinin üstünde beyaz bir leke olduğunu farkedip, kendi kendine gülümsedi. Sahnenin arkasındaki kocaman ekranda özel sayının tanıtımını yapan bir sunum dönüyordu.
Öbür taraftan Serap, Su’ya “çam ağacına bak” dedi. Hoşuna gitmişti. “Ama bir terslik görüyorum. Deniz’in çantasında bir silah var. Çok küçük bir ihtimal olarak görünüyor ama yine de dikkatli olmakta fayda var. Şu anda gördüklerim çok bulanık.”
Deniz daha önceden hazırlamış olduğu konuşma metnini çıkararak okumaya başladı;
“Merak, her zaman hayatımın en önemli itici gücü olmuştur. Özellikle de geleceğe karşı duyduğum merak. Çocukluğumdan beri, bundan on sene sonra, yirmi sene sonra, kendi hayat sürem içinde neler olacağını merak ettim hep. Keşke, dedim, yüz sene, bin sene sonrasını görebilsem. Geçmişte yaşanan vahşetlerden, güç savaşlarından nefret ettim. Geçmişten günümüze kalan güzelliklerin ise kalıcılıklarını bu güçlerden aldığına şahit oldum. Gelecek sevgimin altında gençliğimden beri her zaman bu temalar vardı. Ancak günün birinde “geleceği bilmenin en iyi yolu onu bizzat oluşturmaktır” cümlesine inanır oldum. Çok ani bir değişiklikti bu benim için. Nasıl oldu bilmiyorum. Ancak artık bu da değişti. Şu an karşınızda duran Deniz, artık geleceği merak eden değil,geleceği oluşturmaya cüret eden Deniz’dir. Dahası bu Deniz artık çok yoruldu. Saf, cahil ama merakla yanıp tutuşan Deniz’i özledim. Onun geri gelemeyeceğini biliyorum. Ama yine de değiştirebileceğim birşey olmalı. KDGR ile sizlere hediye ettiğim bu özel sayı benim son çalışmam olacaktır. Yazarlık hayatıma son veriyorum.”
Davetlilerden bir uğultu yükseldi. Deniz eliyle insanlardan sessizlik rica ettikten sonra devam etti;
“Bugün burada sizlere tanıttığımız özel sayımızın içindeki hikaye senelerden beri yazdığım serinin son halkası. Buradaki siz saygıdeğer davetlilerin bu hikayelerin hiç birini okumadığınızı biliyorum. Hiç biri umrunuzda da değil.”
İnsanlardan “aaa, olur mu öyle şey?” gibilerinden sesler yükselmeye başladı.
“Önemli değil” dedi Deniz gülümseyerek. “Tuhaf olan bu hikayelerin şu anda dışarıda kamp kurmuş garibanlar için önemli olması. Ama siz buradasınız, onlar dışarıda. Ve birşey diyeyim mi? Umrumda bile değil. Uzun zamandan beri bu hikayeler zincirini nasıl bitirsem, nasıl bir final yazsam diye düşünüyordum. Bir döngü hikayesini nasıl bitirirsiniz? Hiç biriniz hikayeleri okumadığınız için şu anda neden bahsettiğimi bile anlamıyorsunuz tabii. Ama en azından bunu iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Hikayelerimin sonuna güzel bir final buldum.”
Bir yandan elini çantasına sokmuş, tabancasını kavramıştı. Aniden tabancayı çıkarıp şakağına dayadı.
Ortalık birdenbire karıştı. Görevli korumalar bir anda sahneye doğru hareketlendiler. Kadınlar çığlıklar atmaya başladı. Bu gerçekten de beklenmedik bir durumdu. Su, ayağa fırlayıp yapabileceği ilk şeyi yaparak “Dikkat!” diye bağırdı. Bu sefer kelimeyi “göstermemesi” gerektiğini iyi biliyordu. Deniz kafasına dayamış olduğu tabancayla bağırarak konuşmaya devam etti;
“Bu benim vasiyetimdir. İyi dinleyin. KDGR’deki tüm haklarımı ve sorumluluklarımı sevgili yardımcım Halit’e bırakıyorum. Geriye kalan mal varlığımın ne olacağı umrumda değil. Herhalde devlet el koyacaktır. Akraba arayacaklardır. Her neyse… Hikayelerimin temelinde zaman boyutunun da üzerinde gelişen bir döngüyü anlatmaya çalıştım hep. Ve bu döngüden yoruldum. Hırstan bıktım. Döngüyü kırmanın en güzel yolu olarak bunu tercih ediyorum. En azından sokağın karşısındakiler anlayacaklardır.”
Sibel, bu tuhaf ve karmaşık durumun görevini yerine getirmek için uygun bir zaman olduğunu düşündü ve arka cebinden küçük kavanozu çıkararak tıpasını açtı. Zaten kendisinin de gitme vakti geldiğini düşünüyordu. Kavanozu ağzına dikip içindeki sıvının büyük bir kısmını içti. Her ne kadar bu maddenin onun üzerinde bir etkisi olmasa da bu miktar onu kesinlikle zehirleyecekti. Geriye kalan sıvıysa bir kaç saniye içinde buharlaşıp havaya karışmıştı. İnsanların beyinlerine nüfuz etmesi de yine saniyeler sürdü.
Deniz çok kısa süren bir bilinç kaybından sonra önündeki kalabalığa, kafası karışmış insanlara bakarken, bir elinde tabanca tuttuğunu ve bunu başına dayamış olduğunu fark etti. “Bu ne saçmalık?” diye düşünüp yavaş yavaş silahı indirdi. Bunu yapmasıyla arkasından iri kıyım bir korumanın üstüne atlaması bir oldu. Bunu gören Faruk da korumanın sırtına atlayıp onu Deniz’den ayırmaya çalıştı. Derken bu hengamenin içine bir yığın kişi dalmış ve herkes birbirine yumruklar savurmaya başlamıştı. En altta kalan Deniz bir yolunu bulup, oradan sıvışıp bir elinde silahla koşa koşa evin içine girdi. Su, uzaktan olayları seyrediyordu ve Serap’ın talimatıyla Deniz’in peşinden o da koşarak eve yöneldi. Bahçedeki hemen her masada bir kavga çıkmış gibi görünüyordu. Hatta bazı korumalar bizzat patronlarına tekme tokat girişmişlerdi. Aslan Kaplan da Su’yun eve doğru koştuğunu görünce onun peşine takıldı. İçinden “bu kadar yeter. Benim olanı alacağım” diyordu.
Sibel, içtiği sıvının etkisini önce algısında yaşamaya başladı. Bilinci tamamen bulanmış, gördüklerine anlam veremiyordu. Ayağa kalkıp yürümeye çalışırken yan masadaki birinin kucağına düştü ve adamın kucağına kusmaya başladı. Kelli felli adam sinirle Sibel’e “pis sarhoş” diye bağırıp bir yumruk atıp onu yere düşürdü. Daha sonra da yerde hala kıvranmakta olan Sibel’e tekme atmaya başladı. Bu, çevredeki kimsenin umrunda değildi. Herkes kendi derdine düşmüş gibi görünüyordu. Adamın tekmelerinin ardı arkası kesilmiyordu. Hayatının tüm hıncını yerde kan revan içinde kıvranan Sibel’den çıkarıyor gibiydi. Bir süre sonra Sibel artık kendinden geçmiş, nabzı da yavaşlamaya başlamıştı. Çok geçmeden Sibel bu dünyayı terk etmişti.
Halit, tüm bu kargaşanın içinde elleri cebinde, çevrede olanlara kayıtsız bir şekilde, gayet sakin “Serap… Hayalkırıklığı”na doğru yürümeye başladı. Hologram gösterisi hala devam ediyordu. Çam ağacının arkasına geçip bir düğmeye basarak bunu kapattıktan sonra bahçenin içindeki ağaçların arasına daldı. Bahçe çitine ulaşınca çevik bir hareketle üstünden atladı ve yine sakin bir şekilde yolun karşısındaki Yağmuru Bekleyenler’in yanına gitti. Yağmuru Bekleyenler içeride ne olduğunu çok merak ediyorlar ama korumalar yüzünden de içeri giremiyorlardı. Halit sanki onlardan biriymiş gibi aralarına dalmıştı.
Deniz evin içinde nefes alabileceği, kendini güvende hissedeceği bir yer bulma umuduyla en üst kata yöneldi. Arkasından gelen Su öncelikle giriş katına baktı ve sonra hızla yukarı çıktı. Aslan Kaplan da peşisıra koşuyordu. İkinci katı bir üst kata bağlayan merdivenleri çıkmaya başladığında bir ayağından yakalandığını fark etti. Yüzüstü merdivenlere kapaklandı. Aslan Kaplan nefes nefese, gözü dönmüş bir şekilde Su’yu yerde sürükleyerek holün ortasına çekti. Bir yandan da pantolonunun kemerini çözmeye çalışıyordu. Su, buna anlam vermekte güçlük çekti.
Öbür taraftan Serap “olması gerektiği gibi” diyordu. Su, buna da anlam veremedi.
Aslan Kaplan, yerde yüzüstü yatan Su’nun zaten küçücük olan elbisesini sıyırdı. Gördüğünden memnundu. Zira Su, iç çamaşırı giymemişti. Suratına hırstan kan yürümüş, kıpkırmızı bir halde “Benimle bu kadar oynamayacaktın orospu” diye bağırarak indirmiş olduğu pantalonundan aletini çıkarıp, Su’yun üstüne çörekleniyordu ki bir silah sesiyle Su’yun üstüne yıkıldı. Deniz, elinde ucundan dumanlar tüten tabancasıyla merdivenin başında duruyordu.
Su, cansız bedeni üstünden attıktan sonra ayağa kalktı ve Deniz’e baktı.
Öbür taraftan Serap yine “olması gerektiği gibi” dedi.
“İyi misin?” diye sordu Deniz.
“İyiyim” diye cevap verdi Su. Yerde yatan Aslan Kaplan’a bakarak “öldü mü bu şimdi?” diye sordu. Aslan Kaplan’ın başından oluk oluk kan akmaya devam ediyor, bacakları kontrolsüz bir şekilde atıyordu.
“Öyle görünüyor” dedi Deniz.
Su, Deniz’e bakarak “Şu anda Serap artık sana herşeyi anlatmam gerektiğini düşünüyor.”
Deniz’e hiç bir şey ifade etmeyen bu cümle ilerleyen yıllarda mutlu bir hayat yaşamasına sebep olacaktı.
“Tüm bu saçmalıkların anlamını biliyor musun yoksa?” diye sordu.
Su gülümsedi.
Dışarıdan gelen gürültülere polis sirenleri de eklenmişti.
Tüm bunlardan bağımsız olarak o gece, sabaha karşı saatlerde İstanbul’da büyük bir deprem yaşandı. Ama bunun konumuzla ne ilgisi olabilir ki?
§
Yaklaşık bir senelik tutukluluk ve mahkemelerle geçen bir dönemden sonra Deniz normal hayata geri döndü. Bundan sonra ölene kadar Su’yun yardımcısı ve gizli sevgilisi olarak yaşamayı tercih eti ve 78 yaşında da artık ölmesi gerektiğine karar vererek hastahanede tedaviyi reddetti. Su, çalışmalarıyla bilim dünyasına, güzelliğiyle de hayal dünyasına büyük katkılarda bulundu ve dünyayı terk etmek için Deniz’in vefatını bekledi.
Sibel’in ölüm sebebi, vücudundaki darp izlerine rağmen anlaşılamadı ve büyük ihtimalle uyuşturucu zehirlenmesidir diyerek açıklandı. Kimse suçlanmadı.
O Cumartesi gecesi Faruk’un evinde yaşananlar sadece o gece orada olanlar tarafından anlaşılmaz, saçma sapan bir yanlışlık olarak hatırlanacaktı. Depremden sonra Saatçiler Klübü gözden düştü ve el değiştirdi. İstanbul eski yarı düzenli, yarı düzensiz günlerine geri döndü.
Halit, Yağmuru Bekleyenler’e katıldı. Bir süre sonra da KDGR’yi ve Saatçiler Klübü’nü bu oluşum devraldı. Derginin çizgisi değişmeden gelişti. Normalde bunun için Faruk’un iznini almaları gerekli olmasına rağmen, Faruk bununla hiç ilgilenmedi. Ölene kadar yetecek parası vardı ve bir tekneyle dünyayı dolaşmaktan başka hiçbir şey istemiyordu.
İlerleyen senelerde Kollektif Düşünürlerin Gezi Rehberi’nde o geceyle ilgili yüzlerce farklı hikaye yazılacak, bunlar sayesinde yüzlerce reklam alınacaktı. Senelerce.
Hava durumuna bakılırsa harika bir Cumartesi günü bekleniyordu. Halit her zaman olduğu gibi sabahın köründe kalkmış, sahilde günlük koşusunu tamamladıktan sonra, duşunu almış, kahvaltısını yapıp itinayla sofrayı topladıktan sonra giyinmişti. Saat 12:00′daki olağan Saatçiler Klübü toplantısına kadar akşamki partiyle ilgili hazırlıkları kontrol edecekti. Bunun yanında normalde hiç yapmadığı bir şeye kalkışmıştı. Deniz’e bir hediye verecekti. Siparişini verdiği hediyeyi görmek üzere Kuledibi’nde bir heykel sanatçısının atölyesine gitti.
Seneler önce Serap’ın efsane haline gelmiş olan “Serap… Hayalkırıklığı” isimli çam ağacının bir kopyasını kontrol etmeyi düşünüyordu. Deniz partiye gelmeden önce bunun bahçenin ortasına yerleştirilmesi gerekiyordu. Atölyenin önüne geldiğinde saat dokuza yedi vardı. Sanatçıyla tam dokuzda buluşmak için sözleşmişlerdi. Halit yedi dakika boyunca arabada oturup, mesajlarını, postalarını kontrol etti. Dokuza tam bir kala arabadan inerek atölyenin kapısına dikilip zili çalmaya başladı. Kapıyı açan yoktu.
Dokuzu üç geçe sokağın başından kocaman sakalıyla bir adam göründü. Atölyenin önünde sinirli bir şekilde bekleyen Halit’i görünce adımlarını hızlandırdı. Bir süre sonra bu da yetmedi, koşmaya başladı. Nefes nefese kapının önüne geldiğinde bahanelerini sıralamak için ağzını açınca Halit bir el işaretiyle ona “Sus” emri verdi.
“En azından” dedi Halit “heykelin sorunsuz bir şekilde tamamlanmış olduğunu umuyorum.”
“Elbette, elbette…” dedi sakallı. İçeri girdiklerinde atölyenin ortasında kocaman bir çam ağacı duruyordu. Serap’ın meşhur çam ağacının kopyası bu sefer bembeyaz bir şekilde tasarlanmıştı. Normalde üstünden sarkması gereken prezervatifler bu sefer kullanılmamıştı. Ama önünde yine büyükçe bir panel mevcuttu.
“Çalışıyor mu?” diye sordu Halit.
“Tabii, tabii…” dedi sakallı. “İyi bir tasarım oldu. Hemen çalıştırayım.”
Sakallı ağacın arkasına geçip bir şeylerle uğraştıktan sonra panel üzerinde bir görüntü belirmeye başladı. Bu üç boyutlu, hologram şeklinde bir görüntüydü. Önce Serap belirdi. Serap’ın birçok fotoğrafından faydalanılarak tasarlanmış hareketli bir görüntüydü bu. Serap, gülümseyerek pozlar veriyor, bir manken gibi vücudunu sergiliyordu. Derken görüntüye Deniz girdi. O da çok mutlu görünüyordu. Birbirlerine baktılar ve sarıldılar. Sonra görüntüye bir üçüncü kişi girdi. Bu, zamanında televizyonda herkesin şahit olduğu ve Başak Bakiresi olarak bilinen kadındı. Çırılçıplak vücudu yine bakırdan ateş kırmızısına doğru yanar gibi renkler alıyordu. Yürüyerek Deniz ve Serap’ın yanına gelip ikisini de kucakladı. Sonra görüntüden ayrıldı. Bir süre sonra da Deniz görüntüden ayrıldı. Serap yalnız kalmıştı. Ve bu sahne yeniden başladı. Belli ki buradan itibaren bir döngü tasarlanmıştı. Aynı sahne yeniden ve yeniden oynayıp duruyordu.
“Güzel” dedi Halit. “Daha heyecan verici olabilirmiş ama bu da uygundur. Kaç dakika sürüyor bu görüntü?”
“Tam tamına bir dakika” dedi sakallı “emrettiğiniz gibi.”
“İyi. Bu görüntünün sadece bir saat dönmesini istiyorum. Yani altmış kere tekrar etsin. Ne eksik, ne fazla.”
“Ağacın bütün mesajı sarkan prezervatiflerdeydi. Onları eklemek istemediğinizden emin misiniz?”
Halit sakallıya sert bir bakış fırlattı. “Neymiş mesajı?”
“Hani…” dedi sakallı “hayal kırıklığı teması, genç kız, dilek ağacı?”
“Mesaj mı bu şimdi?”
“Kendi içinde evet. Çok etkili olmasa bile zamanında insanlar bundan çok etkilenmişlerdi.”
“Lüzumsuz” dedi Halit. “Ben burada bir mesaj falan görmüyorum. Tamamen saçmalık. Bu hediyenin yapılmasının tek sebebi Deniz. Anlamadığım sebeplerle bu Serap onun için çok önemli. Benim için geçerli olan mesaj budur.”
“Anlıyorum.”
“Hologram iyi çalışıyor. Takdir ettim. Bugün 17:00′dan geç olmamak kaydıyla Faruk’un bahçesine yerleştirilsin.” dedi Halit. Saat 10:00′da mekandan ayrıldı. Saat 12:00′a kadar organizasyonla ilgili diğer çalışmaları telefonla kontrol ettikten sonra Saatçiler Klübü’nün olağan toplantısına gitti.
Klüp üyeleri akşamki etkinliğe zaten davetliydiler. İlk oturumda her zamanki gibi İstanbul’un senkronizasyon sorunları ele alındı. Bir sene içinde beklenenden daha fazla ilerleme kaydedilmiş olduğu saptandı. Herkes gidişattan mutluydu. 16:00 oturumunda ise KDGR dergisi ve de özellikle Deniz gündeme geldi. Herkes Deniz’in klübe sağladığı destekten hoşnuttu ama ne dergi ne de Deniz’in bilim-kurgu hikayeleri onlar için bir şey ifade ediyordu. Üstelik de içten içe bu hikayeleri kendilerine kılavuz olarak kabul etmiş olan “Yağmuru Bekleyenler” isimli, ne idüğü belirsiz oluşumdan da rahatsızdılar. Başak Bakireleri takıntılarıyla meşhur bu çevre kendi çapında bir güce dönüşmeye başlamıştı. Herkes, hedefleri oldukça belirsiz gruba Deniz’in destek verdiğini düşünüyordu. Halit konunun hiç de böyle olmadığını çok iyi bilmesine ve de sürekli anlatmasına rağmen klüp üyelerini ikna etmekte zorlanır olmuştu.
“İstanbul’daki gelişmeyi hepimiz net bir şekilde görüyoruz” diye söze girdi Halit. “Bu köklü bir değişimdir. Pozitif, yararlı, derin bir değişimdir. Elbette ki reaksiyonlar olacaktır. Yağmuru Bekleyenler’in bu noktada bir sübap işlevi gördüğünü düşünüyorum. Aslında Deniz Hanım’ın bununla hiçbir ilişkisi yoktur. Hepinizin bildiği gibi Deniz Hanım, klübümüze oldukça ciddi rakamlarla bağışlarda bulunmaktadır. Üstelik de KDGR dergisiyle de çok yakın reklam ilişkilerimiz vardır. Yağmuru Bekleyenler’in kendilerine bu dergide yayınlanan hikayeleri referans almalarını kişisel olarak ben sevindirici bulduğumu ifade etmeleyim. Zira uzun vadede bu insanların fikir dünyalarını besleyen suyun kaynağı bizim elimizde demektir.”
“Güzel söylüyorsunuz da” dedi bir üye “bu insanların disiplinsizliğini, zamanı yanlış anlamalarını nasıl açıklayabiliriz? Belli ki Deniz Hanım’ın hikayeleri onlar üzerinde hiç de tasvip edebileceğimiz etkiler yaratmamaktadır. Bu noktada Deniz Hanım’ı anlamakta güçlük çektiğimi ifade etmeliyim.”
“Bu durumdan ben de rahatsız olabilirdim. Ancak şu anda ciddi herhangi bir tehlike teşkil etmiyorlar. Kendilerini böyle bir konuma taşımaları halinde Deniz Hanım onları doğru hikayelerle istenilen noktaya yönlendirecektir. Deniz Hanım’ın doğru zamanda, doğru hareketi yapacağından kuşku duymam.”
Üyeler çok da ikna olmamışlardı. Ama şimdilik gerçekten de büyük bir sorun yoktu. Kimse de bu hareketin daha fazla büyüyebileceğine ihtimal vermiyordu. Bir tarafta her geçen gün neredeyse mükemmel bir şekilde çalışmaya hazırlanan İstanbul ve elbette Saatçiler Klübü, diğer tarafta da düşük sınıf ayak takımı. Sorun çıkması halinde Deniz Hanım’ın ayak takımını tercih etmesi için mantıklı herhangi bir sebep yok gibiydi. Tüm üyeler yine de içlerinden “Deniz Hanım’a iyi davranmakta fayda var” diye geçirdiler. “Ne olur, ne olmaz.”
Akşam saat 21:00′da Faruk’un evinde buluşmak için sözleşildikten sonra toplantı sona erdi. Bütün üyeler korumalarıyla, yardımcılarıyla beraber bu toplantıya tam vaktinde geleceklerdi.
§
Deniz, Cumartesi günü uzun süreden beri ilk defa yapmadığı bir şey yaptı. Saat on bire doğru uyandı ve yataktan çıkmadı. On saatten fazla uyumuştu. Yatmadan önce evle ilgilenen yardımcısını arayıp, ertesi gün gelmemesini söyledikten sonra kimse rahatsız etmesin diye telefonunu da kapatmıştı. Yatakta bir o yana, bir bu yana döne döne, bacaklarını yatağın serin yerlerinde dolaştırarak tembelliğin tadını hatırlamaya çalıştı. Çişi gelmişti ama bunun için bile kalkmadı. Kendini baskıya başkaldıran bir kahraman gibi hissediyordu.
Yarım saat kadar daha yattıktan sonra mücadeleyi çiş kazandı. Tuvalette de haddinden fazla oyalanıp, aynaya uzun uzun bakarak vakit geçirdikten sonra mutfağa gidip kendine bir kahve yaptı. “Eski günlerdeki gibi” diye düşünüp,sırıttı. “Bugün özel bir gün olacak. Gündüzüm tembel, gecem cenaze.”
KDGR ile dağıtılan kitap onun son hikayesi olacaktı. Buna karar vermişti. Halit’ten bu sebeple bu çapta bir tanıtım kampanyası istemişti. Son bir parti… Kapanış konuşması… Herkese teşekkür ve sonunda elveda. Bu partiye Serap’ın da gelmesini çok isterdi ama Serap neredeydi? “Öldü mü, kaldı mı bu kız?” Kendine kızıyordu. Telefonu artık kullanımda değil diye onu aramayı bırakmıştı. Ama Serap da başka bir eşekti elbette. “Ya başına bir şey geldiyse?” İşte bu soruyu daha yeni yeni soruyordu. Sorun da buydu zaten. Deniz artık kendini tanıyamadığını düşünmeye başlamıştı. Serap’ı hayatından nasıl bu kadar hızlı çıkarabilmişti? Sadece Serap değildi sorun. Bu dergi ne işe yarıyordu? Ya bu yazdığı ipe sapa gelmez hikayeler?
Deniz kendini bunalımda hissetmiyordu. Sadece bıkmıştı. Hayattan bekleyecek bir şey bulamıyordu. KDGR’nin ona verdiği hırsın, saldırganlığın anlamını kaybettiğini hissediyordu. Zaten bir sevgi, sorumluluk veya başka bir sebep yoktu bunu devam ettirmesinde. Sadece hırs vardı. Derginin dünyayı ele geçirmesini istiyordu. Dünya? Ne olacaktı dünyayı ele geçirince? Bilmiyordu. O halde güzel bir son kendisine yakışırdı. Kimseden saklanmadan, her zaman hatırlanacak, yazdıklarının belki de daha çok okunmasını sağlayacak etkileyici bir son. Eriyip gitmektense infilak etmek. Çevresindeki çoğu insan için zirvedeydi. Güzel bir son için zirveden daha iyi bir yer neresi olabilir? Tüm bunların önemsizliğini, değersizliğini göstermek için… Ölmek için.
İkinci bir kahve yaptıktan sonra elinde bardak yatak odasına geri döndü. Dolaplardan birinin en diplerine saklanmış silahını bulmaya çalıştı. Bunu bir kaç sene önce ne olur, ne olmaz diyerek Faruk vermişti. “Evde yalnız yaşıyorsun. Koy bir kenara” demişti. Şimdi işe yarayacaktı. Kolunu çarşafların arasından uzatıp eliyle biraz aradıktan sonra silahı buldu ve çıkardı. Üzerindeki bezi sıyırdı. Siyah renkli, küçükçe bir tabancaydı bu. Kabzasında Kel Tek yazısından başka bir şey yazmıyordu. Üstelik Deniz bunun çalışıp çalışmadığını da bilmiyordu. Eğer tutukluk ederse gösterişli son diye tasarladığı gösterisi, tarihin en büyük fiyaskoları listesine rahat rahat girebilirdi. Yan dolaptan da içinde kurşunların bulunduğu kutuyu aldıktan sonra en iyi çözümün arabayla biraz şehir dışına çıkıp, kalabalıktan uzak bir yerde havaya bir kaç kurşun sıkmak olduğunu düşündü. Hayatında ilk kez silah kullanacaktı.
Deniz bütün gün evin içinde tembellik yaptı. Televizyon seyretti. İnternette gezindi. Hatta kendine bir bardak viski hazırlayıp manzaranın tadını çıkarmaya çalıştı. Uzun uzun elbiselerine, mücevherlerine baktı. Bu gece bir kadın gibi görünmek istiyordu. Göğüs dekoltesi oldukça cüretkar, kıpkırmızı bir elbise seçti. Koleksiyonundaki en parıltılı takılarını da taktı. Akşam saat 21:00′da Faruk’un evinde olacaktı. Eve son kez bir göz gezdirdikten sonra kapıyı bile kilitlemeden saat 17:00 gibi kapalı otoparkına indi. Nadiren kullandığı arabasına bindi. Önce kuaförüne uğradı sonra da kalabalıktan uzak bir yerler bulabilmek için sürmeye başladı. İstanbul’da insanlardan uzak bir yer bulmak kolay olmayacaktı. Arabasının yönünü Sarıyer’e doğru çevirdi. Belgrad ormanında kimse duymadan havaya bir kaç el ateş edebileceğini umuyordu. Kendini yaramazlık yapmak için yer arayan küçük bir çocuk gibi hissetmesi, bu kadarcık kaçış bile ona iyi gelmişti.
İnsanlardan uzaklaşmak o kadar da kolay olmayacak gibi görünüyordu. Yol tahmin ettiğinden de kalabalıktı. Bulabildiği en yalnız noktada yapacağını yapmak durumundaydı. İstanbul’da kalabalıktan kaçış yoktu gerçekten. Belgrad ormanında, kıvrım kıvrım uzayan daracık bir yol üstünde hızını kesmeden havaya ilk ateşi etti. Elini camın kenarına çarpması haricinde beklediğinden daha kolay olmuştu. Tabanca çalışıyordu. Bir süre sonra bir el daha ateş etti. Sonra da uygun bir yerden bir U dönüşü yapıp, kalabalığın içinde kaybolarak Faruk’un evine doğru gitmeye başladı. Artık hazırdı.